Çarşamba, Aralık 10, 2008

Manevra iyidir

1. sınıfta okulda "beyinsizler için felsefe" diye tabir edilen phil 111-112 derslerini almıştım. Bu dersi alanların beyinsiz olduğu düşünülüyordu çünkü hem dersi veren kadın felsefe hocası her sene sadece bu dersi verirdi (şaibe) hem de derste felsefe tarihi daha bir su katılmış haliyle işlenirdi. O zamanlar o dersi birlikte aldığım bir çok arkadaşım gib ben de dersten nefret ediyordum, umursamıyordum. Ama bölümümle ilişkim değiştikçe felsefe okumuş olmanın bana neler katabileceği üzerine düşünmeye başladım.

Felsefe güzeldi. "Bilebilir miyiz?" sorusunun üzerinde özellikle duruluyordu. Ardından madde geldi, maddenin formla nasıl bir ilişki kurduğu, "ben"in nerde başladığı falan gib şeyler okuduğumuzu hatırlıyorum. Tüm bunlar ilgimi zerre çekmiyordu o zamanlar. Karmaşıktılar, beyin jimnastiği gibi geliyordu; ve bu da felsefeden zevk almamı sağlayabilirdi ama ben de çözemediği bulmacalar karşısında motivasyonunu yitiren insanlardanım. Neyse, aradan yıllar geçti ve sosyal teoriyle ilgilenmeye başladıkça felsefeyi bilip bilemeyeceğimin ötesinde sorulara ya da durumlara uygulayabileceğimi kavradım.

İyi sosyal teori metinleri okuduğumda metinden aldığım sağlamlık hissinin metnin belirli felsefe sorularına verilmiş belli cevaplar üzerine kurulu olduğunu görmek beni felsefe karşısında heyecanlandıran ilk şey oldu. Demek ki belirli bir konuda iyi bir şey yazmak aslında her şey hakkında bir şeyler ima etmek demekti. Her metin sunduğundan daha fazla fikir içeriyordu, her tartışma tartışıtığından daha geniş bir perspektife işaret ediyordu. Bunun farkına varmak iyi bir şeyler yazabileceğime dair inancımı arttırdı. Yeterince zamanım vardı, bir sürü felsefe metni okuyup bu açığımı kapayıp konuşurken düşünürken ne tür bir perspektif içinden konuştuğumu keşfedip, onu değiştirebilir hatta eleştirebilirdim.

Esas ilgi konum olan sosyal teorinin bir çok düşünsel manevra içerdiğini biliyordum. Birisinin bir fikir ileri sürerken o teorisinin her adımında belli seçimler yapması gerektiğini birbirini eleştiren kuramlar hakkında bilgi edindikçe çakozladım. Fakat bu seçimlerin her seferinde ilham perisinin yokluktan getirmesine gerek yoktu. Bu seçimlerin insanın aklında bitiveren bir şarkı gibi geldiğini düşünmek yazım sürecini fazlasıyla bireyseleştirir gibi gelmeye başladı. Kuramcıların içinden konuştukları daha büyük perspektiflerin onların yaptıkları seçimleri etkileyebilecekleri fikri de işte bu noktada aklıma geldi.

Felsefede de bu belirli seçimler mevcut. Klasik felsefe bir argumanın inşası sırasında ne tür değişik yönlere gidilebileceğini, ne tür teorik manevralar uygulanabileceğini göstermek için de kullanılabilir gibi geliyor bana. O yüzden son zamanlarda felsefeyi belirli bir argumanın inşasında kullanılabilecek teorik manevralar için bir şablonlar bütünü olarak düşünmeye başladım. Bir fikir var aklında, belirli bir yöne gitmek istiyorsun, ama argumanını inşada işine yarasalar da bazı fikirlerden de uzak durmak istiyorsun. Elindekileri bir şemaya yansıtabilsen, ve bir argumanın inşasında seninle benzer çıkmazlara düşmüş felsefecilere baksan çıkış yolu bulabilirsin. Bir felsefe metninden sadece kavramlar arasındaki ilişkileri, manevraları alabilirsin. Kavramları metinden çıkarıp kendi kavramlarını koyabilir, ve orjinal metnin kavramlar, fikirler arası ilişkisini koruyobilirsin. Bu dediğim şey sanırım şöyle işliyor: Hegel köle-efendi ilişkisini bir ikililik içinde, diyalektik olarak ele alır. Ve çeşitli analitik manevralarla efendinin varlığını köleye borçlu olduğunu, bu aralarındaki ilişkinin ancak köle tarafından yıkılabileceğini ve bu aralarındaki ilişki dışında başka bir gerçekliğin olabileceğini anlatır. Marx da, efendi-köle kavramlarının yerine kapitalist-proleter ikililiğini koyarak, kapitalistin işçiye varlığını borçlu olduğunu, devrimci öznenin işçi olduğunu ve bu aralarındaki ilişki biçimi dışında başka bir ilişki biçimi olduğunu, komünizm, söyler.

Bu benzerliği kurarken bir başka kuramın tüm manevralarını alıp koruyarak yeni bir şey üretilebileceğini söylemiyorum. Sadece bir argümanın geliştirilme aşamasında tıkanılan noktalarda argümanın şimdiye kadar geliştirilmiş kısmıyla uyumlu ise, başkalarının manevralarını kullanılabilir diyorum.

Felsefeye olan ilişkimin yeniden alevlenmesi, bazı geniş manevraların klasik felsefe de tüketildiğini düşünmem. Hani derler ya, edebiyatta yunan mitolojisinden beri yeni bir şey üretilmiyor, aynı durumlar farklı ortamlara konularak yazılıyor diye; teorik manevralarda da aynı şeyler geçerli olabilir gibi geliyor bana. Tabi bunu bilmiyorum, bilsem bile böyle bir iddaada bulunmak yazım sürecinde bireysel üretime yer bırakmamak olur. Ama bunları düşünmek bile güzel, bir gelişmenin göstergesi. Artık soyut kavramlar üzerinden düşünmenin ötesine geçip, bir metindeki argümanları metinden çıkarıp geriye kalan boşluktaki ilişki paternlerini arıyorum. Göremediğin bir topu hangi duvarlardan sekebileceğini hesaplayarak yakalamak gibi bir şey.

Cumartesi, Aralık 06, 2008

Karizma her neyse

Yeni bir şarkı keşfettim. Tekrar tekrar dinliyorum. Şarkı güzel, ebni içine çektiği bir havası var. Ne zaman bir şarkının içine çekilsem eş zamanlı olarak kendi içdünyama da çekiliyorum, hayaller kuruyorum, varsayımsal durumlara sokuyorum kendimi.

İşte tüm bu iç seyahatim boyunca artık aklım her neye takıldıysa kendimi tanıdığım/tanımadığım insanların fotoğraflarına bakarken buldum. İnsanlar standart, çoğunlukla çirkinler. Bu biraz içini rahatlatıyor insanın. Biliyorum çirkinliklerini çeken yine ben olacam ama aksini istemek için de çelik gibi özgüven lazım. Herkesin güzel olduğu bir dünyada nasıl olursam olayım bir rahatsız olurdum.. Neyse, fotoğraflara bakıyorum, bir adamın fotoğrafına denk geldim. Kendisini tanmıyorum ama az tanıdığım güzel bir kadının erkek arkadaşı. Baktım fotoğrafa, herif resmen yakışıklı. Hakkını vermek lazım. Karizma desen tavana bulmuş arkadaş. Nasıl oluyor bu işler anlamıyorum ama gördü mü deyiveriyor insan. Neyse, düşündüm, kendi karizmam üzerine. İlk soru belli: karizmatik miyim? Hayır. Alımım var mı? Sınırlı. Karizmayı dış görünüş endeksli düşünüyor olmalıyım. Hayır, illa güzel bir adam olmak gerekmiyor karizmatik olmak için de, karizmatik olunca insan göze daha da bir güzel gözüküyor.

Hayatı anlamada, anlamlandırmada dış görünüş üzerine oynamanın pek anlamlı olmadığını açık bir şekilde farkındayım. Ama karizmanın şöyle bir etkisi de yok değil sanki: anlamlı olmayan şeyleri anlamlı gösterebilmek. Yani karizmatik dediğim birini barda otururken gördüğümde içimden o kişiyle ilgili mühim, değerli bir şeyler olduğu hissine kapılıyorum. Oysa yalan belli. Kim şu hayata götünden uydurmadığı bir değer katmış da bir işe yaramış. Karizmatik olup da kendimle ilgili çok özel bir şey olduğu yanılsaması yayabilirdim etrafa. Ne olucaktı peki? Kime ne faydam dokunacaktı? Kendi kendime takılır, uhrevi duygularla her yerimden tatmin fışkırarak etrafta dolanırdım. Bir an çok sikko gözüktü di mi? Ne bileyim, meğer ne şekilde bir şeylere, kendimize, başkalarına, nesnelere atadığımız değerler götümüzden çıkacaksa, bari bir işe yarasınlar di mi? Bir başkasına iyiliği dokunsun. Bu iyilik de barda karizmatik bir erkek görüp de dizi titreyen kadının heyecanından daha büyük bir şey olsun.

Salı, Aralık 02, 2008

****


Geçenlerde kütüphanede ders çalışmaya çabalıyordum. Gün zaten kabusla başlamıştı, pek umut vaat eder bir hali yoktu. Kütüphanedeki bilgisayarlarla dolu lobide kalktım bilgisayarımın başından, arkadaşı aradım. Tavrım sertti, "20 dakika içinde bir bara gidip yürüyemeyecek kadar kendimi sarhoş edecem. Var mısın?" Uzlaşmayı kabul etmeyeceğimin sinyallerini veren sert tavrım arkadaşı gerçekten içeceğime dair ikna etmiş olmalı. Tamam dedi.

Gittiğimiz bara geçenlerde götülmüştüm. 6 dolara birahi. İlk birahi bitince karınlar acıkmaya başladı. Gittim 2 tane büyük boy piza aldım. Sade peynirli pizayı bardaki insanlara ikram ettik, herkes bir sevindi. Pepperonili olanı da kendimiz yedik. Bira yanında piza yiyip geğiriyorduk, arada dışarıya sigaraya çıkınca dayanamıyıp sanat musikisinden güzellemeler döktürüyorduk. 4. birahinin bitmesine yakın bir de sigara olsaydı dedim şunun üzerine. Arkadaş önce evet abi çözelim ayaklarına girdi, sorna yan çizdi. Ben son günlerde işlerliğine inanmış olmalıyım ki ısrarın "baba valla olur bak patlarız güzel oluruz" diye darlamaya giriştim. Arkadaş hiç bir türlü gelmedi. Ok dedim. Arabaya atladık, park yerinden çıkarken tanıdıklara rastladım. Tanıdıkların bir arkadaşı sigara sinyali yaptı, kendi kendime "doğru bunlar geçen sene de kayıp ayaklarıydı" dedim. Sigara migara da vermedim.

********

Çalışma masamda bir sigara yanığı bıraktım. Sigaramı tersten koyduğum bu noktayı her seferinde şaşırmadan buluyorum. Çünkü o yanık gittikçe büyüyor. Ve sigaralarım aynı yerde iz bıraktıkça sıçtık masanın içine gibi bir tepki yerine ulan bak yine aynı yere koymuşum sigarayı deyiveriyorum.